Okul hayatınızı düşünün.
Öğretmenin her söylediğini yapan, kurallara uyan, arkadaşlarıyla sorun yaşamayan, verilen görevi eksiksiz tamamlayan çocuk genellikle “iyi öğrenci” olarak tanımlanır. Sürekli soru soran, bazı kuralların neden var olduğunu anlamaya çalışan, verilen cevaptan tatmin olmayan, zaman zaman “Ama neden?” diyerek itiraz eden çocuk ise daha zor bir öğrenci olarak görülür.
İş hayatında da çok farklı değiliz.
Toplantıda herkes aynı fikirdeyken sessiz kalmak kolaydır. “Bence burada yanlış yapıyoruz” demek ise risklidir. Çünkü insan yalnızca fikrini değil, bir ölçüde gruptaki yerini de riske atar.
Buna rağmen iş dünyasına, girişimciliğe, bilime ve yaratıcı alanlara baktığımızda ilginç bir örüntüyle karşılaşırız: Önemli değişimlerin bir bölümü, mevcut düzene en iyi uyum sağlayanlardan değil, onun bazı parçalarına itiraz edenlerden gelir.
Bazı uyumsuzluk biçimleri, bazı başarı türleri için ciddi bir avantaj yaratabilir.
Buradaki “uyumsuzluk” geçimsizlik, saldırganlık ya da başkalarının haklarını önemsememek değildir. Asıl sözünü ettiğimiz özellik; sosyal onay ihtiyacının görece düşük olması, çoğunluğun fikrinden bağımsız düşünebilme, gerektiğinde itiraz edebilme ve alışılmış yolların dışına çıkabilme kapasitesidir.
Herkes aynı şeyi düşünüyorsa yeni fikir nereden çıkacak?
İnsan sosyal bir varlıktır. Bir gruba ait olmak isteriz ve çoğunluğun düşüncesinden etkileniriz. Bu özellik toplumsal yaşamın sürdürülebilmesi açısından önemlidir. Ancak yaratıcılık açısından avantajlı değildir.
Sosyal psikolog Nemeth’in uzun yıllara yayılan çalışmaları, azınlıkta kalan farklı bir görüşle karşılaşmanın insanları bir problemi daha fazla açıdan düşünmeye yöneltebildiğini gösteriyor. Karşıt görüşler alternatif olasılıkların değerlendirilmesini sağlayabiliyor. Başka bir ifadeyle, itiraz yalnızca tartışma yaratmıyor; düşünme alanını genişletebiliyor.
Nemeth ve arkadaşlarının (2004), grup yaratıcılığı üzerine yürüttüğü araştırmalar da benzer bir sonuca ulaşıyor. Fikirlerin tartışılmasına ve eleştirilmesine izin verilen gruplar, bazı koşullarda geleneksel “eleştirmeyin, sadece fikir üretin” biçimindeki beyin fırtınası gruplarından daha fazla fikir üretebiliyor.
Dolayısıyla her itiraz işlevsiz değildir.
Bazen bir grubun ihtiyaç duyduğu kişi, herkesle iyi geçinen kişi değil; herkes aynı yöne bakarken başka bir ihtimali gösterebilen kişidir.
“Çok uyumlu” olmak kariyerde her zaman avantaj sağlamıyor
Psikolojide kişilik özelliklerini açıklamak için sık kullanılan Beş Faktör Kişilik Modeli’ndeki özelliklerden biri “uyumluluk”tur (agreeableness). Yüksek uyumluluğa sahip insanlar genellikle iş birlikçi, yardımsever, anlayışlı ve çatışmadan kaçınmaya eğilimlidir.
Bunların kötü özellikler olduğunu düşünmek mümkün değil.
Fakat kariyer hayatında her zaman ödüllendirilmeyebilirler.
Judge, Livingston ve Hurst (2002), tarafından yapılan dört araştırmada, daha düşük uyumluluk düzeyi ile daha yüksek gelir arasında ilişki bulundu. Bu ilişki özellikle erkeklerde daha belirgindi. Araştırmacılar bunun pazarlık davranışları ve toplumsal cinsiyet beklentileri gibi faktörlerle bağlantılı olabileceğini gösterdi. Bu sonuç, “kaba insanlar daha çok kazanır” anlamına gelmiyor; fakat sürekli uzlaşmaya çalışan, talepte bulunmaktan kaçınan veya çatışmayı önlemek için kendi çıkarlarını geri plana atan insanların bazı ekonomik müzakerelerde dezavantaj yaşayabileceğine işaret ediyor.
Girişimcilik araştırmalarında da benzer şekilde düşündürücü bulgular var. Zhao ve Seibert’in (2006) araştırmalarında girişimcilerin yöneticilere kıyasla deneyime açıklık ve sorumluluk özelliklerinin daha yüksek, uyumluluklarının ise daha düşük olduğu bulundu.
Başkalarıyla anlaşabilmek önemlidir; fakat sürekli olarak başkalarının onayına ihtiyaç duymak başarıyı sınırlayabilir.
Başarı için biraz “sosyal cesaret” gerekiyor
Yeni bir fikir üretmek başka, onu dile getirmek başka bir beceridir.
Çünkü yeni bir fikir çoğu zaman şu cümlelerden biriyle başlar:
“Bunu neden böyle yapıyoruz?”
“Başka bir yolu olabilir mi?”
“Ben aynı fikirde değilim.”
İşte bu noktada yalnızca yaratıcılık değil, sosyal cesaret devreye girer.
İtirazın varlığı tek başına yeterli değildir. Kurumun farklı fikri duyabilecek bir kültüre de sahip olması gerekir.
Bu önemli bir ayrım.
Çünkü birçok kurum “yenilikçilik” isterken aslında “uyum” ödüllendirir.
“Yaratıcı düşünün” der ama yöneticinin fikrine itiraz edilmesinden hoşlanmaz.
“İnisiyatif alın” der ama hata yapılmasına tahammül etmez.
“Farklı düşünün” der ama farklı düşünen kişiyi sorun çıkaran çalışan olarak görür.
Böyle bir ortamda insanların yaratıcı olmamasından çok, yaratıcı fikirlerini saklaması şaşırtıcı değildir.
Fakat burada tehlikeli bir romantizm var: Her uyumsuz insan başarılı olmaz
Kurallara karşı çıkmak zekâ değildir.
İtiraz etmek yaratıcılık değildir.
Otoriteyle çatışmak liderlik değildir.
Ve geçimsizlik kesinlikle başarı formülü değildir.
Asıl mesele uyumsuzluk değil, üretken uyumsuzluktur.
Üretken uyumsuz insan yalnızca “hayır” demez.
“Neden?” diye sorar.
Alternatif üretir.
Kanıt arar.
Gerekirse fikrini değiştirir.
Ve en önemlisi, itiraz ettiği şeyin sorumluluğunu üstlenir.
Bu nedenle başarı için belki de en güçlü kombinasyon “kurallara uymamak” değil, bağımsız düşünmek ile yüksek sorumluluk duygusunu aynı kişilikte buluşturmaktır.
Peki başarılı olmak için gerçekte ne gerekiyor?
Bu sorunun tek bir cevabı yok. Başarı; yaptığınız işe, içinde bulunduğunuz çevreye, sahip olduğunuz fırsatlara, eğitime, ekonomik ve sosyal koşullara göre değişiyor.
Ancak araştırmalar bazı özellikleri tekrar tekrar karşımıza çıkarıyor.
Bunlardan biri bilişsel kapasite. Özellikle akademik performans söz konusu olduğunda bilişsel yetenek güçlü bir belirleyici olmaya devam ediyor.
Fikir üretmek kadar işi bitirmek de önemlidir.
Çok yaratıcı olup hiçbir fikrini hayata geçiremeyen biri başarılı olamayabilir.
Çok cesur olup hazırlık yapmayan biri de.
Sürekli kurallara karşı çıkıp alternatif üretemeyen biri ise yalnızca çevresini yorabilir.
Başarı, farklı düşünme kapasitesiyle o düşünceyi gerçeğe dönüştürecek disiplinin birleştiği yerde ortaya çıkar.
Bu nedenle başarılı insanlarda üç özelliğin birlikte bulunması özellikle değerlidir:
Deneyime açıklık: Yeni fikirleri görebilmek.
Bağımsız düşünme cesareti: Gerektiğinde çoğunluktan ayrılabilmek.
Sorumluluk: Başladığını sürdürebilmek ve sonuç üretebilmek.
Yaratıcılık araştırmaları da bu tablonun ilk parçasını destekliyor. Deneyime açıklık, yaratıcı başarıyla en güçlü ilişkili kişilik özelliklerinden biri olarak tekrar tekrar karşımıza çıkıyor.
Belki de başarı formülü sandığımızdan daha basit:
Herkes gibi düşünmek zorunda değilsiniz. Ama farklı düşündüğünüzde bunun gerektirdiği emeği vermek zorundasınız.
Çocuklarımızı fazla “uyumlu” yetiştiriyor olabilir miyiz?
Bu tartışmanın eğitim açısından bence en önemli tarafı burada başlıyor.
Çocuk yetiştirirken genellikle iyi özellikler listesinin başına “söz dinlemeyi” koyuyoruz.
Sessiz çocuk.
Kurallara uyan çocuk.
Büyüklerine itiraz etmeyen çocuk.
Sorun çıkarmayan öğrenci.
Oysa yetişkin olduğunda aynı çocuktan girişimci olmasını, yaratıcı düşünmesini, liderlik yapmasını, sorgulamasını, inovasyon üretmesini ve gerektiğinde risk almasını bekliyoruz.
Burada ciddi bir çelişki var.
Çocukluğunda sürekli “itiraz etme” dediğimiz bir bireyin 25 yaşına geldiğinde bir toplantıda herkesin karşısına geçip “Bu strateji yanlış olabilir” demesini bekleyemeyiz.
Elbette çocukların sınırları öğrenmesi gerekir. Toplum içinde yaşayabilmek; empati, iş birliği ve başkalarının haklarına saygı gerektirir.
Ancak eğitim yalnızca uyum öğretirse eksik kalır.
Çocuklara bazen kurala uymayı, bazen de kuralı sorgulamayı öğretmeliyiz.
Bazen çoğunlukla birlikte hareket etmeyi, bazen de çoğunluğun yanlış olabileceğini görebilmeyi…
Bazen “tamam” demeyi, bazen gerekçesiyle birlikte “katılmıyorum” diyebilmeyi…
Kendi aklıyla düşünebilen, gerektiğinde itiraz edebilen ama yaptığı seçimin sorumluluğunu da taşıyabilen bireyler yetiştirmeliyiz.
Çünkü dünyayı değiştiren şey yalnızca farklı düşünmek değildir.
Farklı düşündüğünüz şeyin arkasına emek, bilgi, disiplin ve cesaret koyabilmektir.
Dr. Burcu Ağca Karakaya
