Çocuğunuz Ders Çalışmayı Biliyor mu?

Çocuğunuz odasına girdi, kitaplarını açtı ve iki saat sonra masadan kalktı. Doğal olarak iki saat ders çalıştığını düşünebilirsiniz.

Peki gerçekten çalıştı mı?

İki saat boyunca kaç kez dikkatini başka bir şeye verdi? Kitabı kapattığında öğrendiklerini anlatabilir mi? Çözemediği soruların nedenini araştırdı mı? Yoksa iki saat boyunca notların altını çizip, birkaç kez aynı sayfayı okuyup kendisini çalışmış mı hissetti?

Ders çalışmak ile dersin başında zaman geçirmek aynı şey değildir.

Bir öğrencinin akademik başarısını değerlendirirken yaptığımız en önemli hatalardan biri çalışmayı süre üzerinden ölçmektir. “Günde kaç saat çalışıyor?” diye sorarız. Oysa eğitim bilimleri açısından daha anlamlı soru şudur:

“Çalıştığı süre içerisinde ne yapıyor?”

Çok çalıştığı hâlde neden başarılı olamıyor?

Bazı öğrenciler gerçekten uzun süre ders çalışırlar ancak buna rağmen bekledikleri sonucu alamazlar. Bunun nedeni her zaman kapasite eksikliği değildir. Çoğu zaman sorun, kullanılan çalışma yöntemidir.

Örneğin aynı metni tekrar tekrar okumak, önemli görülen yerlerin altını çizmek ya da öğretmenin anlattığı konuyu sürekli gözden geçirmek öğrenciye güçlü bir “öğrendim” hissi verebilir. Çünkü bilgi ona giderek daha tanıdık gelmeye başlar. Fakat bir bilgiyi tanımak ile o bilgiyi zihinden geri çağırabilmek aynı şey değildir.

Dunlosky ve arkadaşları (2013), öğrencilerin yaygın olarak kullandıkları on farklı öğrenme tekniğini kapsamlı biçimde değerlendirmiştir. Araştırmacılar, yalnızca tekrar okuma ve altını çizme gibi yöntemlerin öğrenme açısından sınırlı yarar sağladığını; buna karşılık öğrencinin kendisini sınaması ve çalışmayı zamana yaymasının çok daha etkili yöntemler olduğunu ortaya koymuştur.

Roediger ve Karpicke’nin (2006) araştırmaları da benzer bir sonucu göstermektedir. Bir konuyu tekrar tekrar okumak yerine, kitabı kapatıp öğrenilen bilgiyi zihinden geri çağırmaya çalışmak uzun süreli hatırlamayı güçlendirmektedir.

Dolayısıyla öğrenci kitabı kapatıp “Bu konudan ne hatırlıyorum?”, “Bunu kendi cümlelerimle açıklayabilir miyim?”, “Bu soruyu yardım almadan çözebilir miyim?” diye kendisini kontrol ettiğinde aslında çok daha nitelikli bir çalışma yapmaktadır.

Bu nedenle bazen kırk dakikalık doğru çalışma, iki saatlik pasif çalışmadan daha değerli olabilir.

Zeki öğrencilerin görünmeyen riski

Burada özellikle üzerinde durulması gereken başka bir öğrenci grubu var: Çok hızlı kavrayan çocuklar.

İlkokul yıllarında bazı öğrenciler öğretmeni dikkatle dinleyerek, güçlü hafızaları ve hızlı kavrama becerileri sayesinde dersleri fazla çalışmaya ihtiyaç duymadan sürdürebilirler. Konuyu sınıfta dinler, büyük bölümünü anlar ve yapılan değerlendirmelerde de başarılı sonuçlar gösterirler.

Bu çocukların bir kısmı gerçekten uzun süre böyle ilerleyebilir.

Bilişsel kapasitenin akademik başarı üzerindeki etkisi küçümsenemez. Mammadov’un (2022), 228 araştırma ve 413 binden fazla katılımcıyı kapsayan meta-analizi de bilişsel yeteneğin akademik performansın en güçlü yordayıcılarından biri olduğunu göstermektedir. Ancak aynı araştırmada düzenlilik, sorumluluk, planlı hareket etme ve görevleri tamamlama gibi özellikleri içeren **sorumluluk bilincini **de bilişsel yetenekten bağımsız olarak akademik başarıyla güçlü biçimde ilişkili bulunmuştur.

Yani mesele “zekâ mı, çalışmak mı?” şeklinde kurulabilecek bir denklem değildir.

Sorun, bazı çocukların bilişsel avantajları sayesinde uzun süre çalışmaya ihtiyaç duymadan başarılı olabilmeleridir.

Çocuk yıllarca “Ben zaten derste dinleyince anlıyorum.” deneyimi yaşadığında plan yapma, tekrar etme, eksiklerini fark etme, soru çözme, hata analizi yapma ve düzenli çalışma gibi becerileri yeterince geliştiremeyebilir.

Bir süre gerçekten buna ihtiyacı da olmayabilir.

Ama sonra dersler değişir…

Ortaokulla birlikte denklem değişmeye başlar

Sınıf düzeyi yükseldikçe yalnızca konular zorlaşmaz; öğrenilecek bilgi miktarı da artar. Ön bilgiler yeni konuların anlaşılması için daha önemli hâle gelir. Matematikte bir konunun eksikliği başka bir konuyu etkiler, yabancı dilde kelime ve yapı birikimi gerekir, fen bilimlerinde kavramlar birbirinin üzerine inşa edilir.

Ve en önemlisi, öğrenciden kendi öğrenmesinin sorumluluğunu giderek daha fazla üstlenmesi beklenir.

İşte tam bu noktada çocuklar arasındaki farkın kaynağı değişmeye başlar.

İlk yıllarda çok hızlı kavradığı için öne çıkan öğrenci, çalışma alışkanlığı geliştirmediyse giderek zorlanabilir. Buna karşılık belki aynı hızda kavramayan ancak düzenli çalışan, tekrar yapan, sorumluluklarını takip eden, eksiklerini fark eden ve gerektiğinde yardım isteyen öğrenci ilerlemeye devam eder.

Duckworth ve Seligman’ın (2005) sekizinci sınıf öğrencileriyle gerçekleştirdiği bir araştırma bu açıdan oldukça dikkat çekicidir. Araştırmada öğrencilerin öz disiplinleri; yıl sonu notlarını, okula devam durumunu, çalışma davranışlarını ve bazı akademik sonuçları güçlü biçimde yordamıştır. Hatta bu araştırmada öz disiplin, bazı akademik sonuçların açıklanmasında IQ’dan daha güçlü bir belirleyici olmuştur.

Bu sonuç “zekâ önemsizdir” anlamına gelmez.

Aksine, zekâ akademik öğrenme açısından önemli bir avantajdır. Ancak düzenlilik ve sorumluluk gibi özelliklerin de bilişsel yeteneğin yanı sıra başarıya katkıda bulunduğu görülmektedir (Mammadov, 2022).

Başka bir ifadeyle:

Zekâ öğrenme kapasitesini artırabilir; çalışma alışkanlığı ise bu kapasitenin kullanılmasını sağlar.

Ödev ve Akademik Başarı Arasındaki İlişki

Trautwein (2007), ödev ve akademik başarı arasındaki ilişkiyi incelerken çok önemli bir ayrıma dikkat çekmiştir: Öğrencinin ödev için harcadığı zaman ile gösterdiği çaba aynı şey değildir. Araştırma sonuçları, ödev için geçirilen sürenin tek başına akademik kazanımı açıklamakta yetersiz olduğunu; ödevin tamamlanması ve öğrencinin çalışma sırasındaki çabasının daha anlamlı göstergeler olduğunu ortaya koymuştur.

Bu oldukça önemli bir farktır.

Çünkü yavaş çalışan, dikkati sürekli dağılan, sık sık ara veren ya da hangi konuya nasıl çalışacağını bilmeyen bir öğrenci masanın başında üç saat geçirebilir. Başka bir öğrenci ise ne yapacağını bilerek kırk beş dakika boyunca odaklanabilir.

Dolayısıyla “Bugün kaç saat çalıştın?” sorusunun yerine şu soruları sormak çok daha anlamlıdır:

Bugün ne öğrendin?

Nerede zorlandın?

Hangi hatanı fark ettin?

Hangi konuyu tekrar etmen gerekiyor?

Yarın nereden devam edeceksin?

Çünkü asıl öğrenme bu soruların cevaplarında gizlidir.

Çalışma alışkanlığı aslında nedir?

Çocuk bir işe başlayabiliyor mu? Ne yapacağını planlayabiliyor mu? Dikkatini belirli bir süre sürdürebiliyor mu? Zorlandığında hemen vazgeçmek yerine başka bir yol deneyebiliyor mu? Bitirdiği çalışmayı kontrol ediyor mu? Eksik olduğunu fark ettiğinde yeniden dönüyor mu? Öğrenmesini son güne bırakmak yerine zamana yayabiliyor mu?

Bunların önemli bir bölümü eğitim bilimlerinde öz düzenlemeli öğrenme kavramı altında ele alınmaktadır.

Başarılı öğrenci bu nedenle her zaman en uzun çalışan öğrenci değildir.

Çoğu zaman ne zaman başlayacağını, nasıl çalışacağını ve neyi henüz öğrenmediğini anlayabilen öğrencidir.

Çalışma alışkanlığı ortaokulda başlamaz

Bence ebeveynler açısından en kritik noktalardan biri burada başlıyor.

Çalışma alışkanlığını çocuğa ortaokulda dersler zorlaştığında ya da önemli bir merkezi sınav yaklaşırken kazandırmaya çalışmak, yıllar içinde geliştirilebilecek bir beceriyi kısa sürede oluşturmayı beklemek anlamına gelir.

İlkokulun ilk yıllarında çocuğun küçük sorumluluklarını yerine getirmesi, başladığı işi tamamlaması, okuldan geldiğinde çantasını düzenlemesi, ertesi gün için gerekenleri hazırlaması, kısa süreli bir çalışmaya başlayabilmesi ve yaptığı işi kontrol etmeyi öğrenmesi çalışma alışkanlığının ilk basamaklarıdır.

Erken çocukluk ve ilkokula geçiş dönemindeki öz düzenleme becerilerinin sonraki akademik gelişimle ilişkili olduğunu gösteren önemli araştırmalar bulunmaktadır. Blair ve Razza (2007), çocukların dikkatlerini ve davranışlarını düzenleyebilme becerilerinin erken matematik ve okuryazarlık becerileriyle ilişkili olduğunu göstermiştir. Bu ilişki genel bilişsel yetenek hesaba katıldığında da devam etmektedir.

Daha uzun dönemli sonuçlar da dikkat çekicidir. McClelland ve arkadaşları (2013), okul öncesi dönemde gözlenen dikkatini sürdürebilme ve bir görev üzerinde devam edebilme becerilerinin yıllar sonraki eğitim sonuçlarıyla ilişkili olduğunu göstermiştir. Dört yaşındaki dikkat ve görevde kalma becerilerinin, 25 yaşına kadar üniversite tamamlama olasılığının ilişkili olduğu bulunmuştur.

Bu araştırmalar bize “İlkokulda çalışma alışkanlığı kazanılmadıysa artık çok geçtir” demiyor.

Ama bize önemli bir şey söylüyor:

Öz düzenleme, dikkatini sürdürebilme, sorumluluk alma ve başladığı işi tamamlama gibi akademik alışkanlıkların temelleri oldukça erken yaşlarda atılıyor.

Burada ki amaç küçük bir çocuğu uzun saatler boyunca masaya oturtmak değildir. Yaşına uygun kısa çalışmalar içinde düzen kurmayı, bir işe başlamayı, sürdürmeyi ve tamamlamayı öğrenmesidir.

Peki çalışma alışkanlığı nasıl kazandırılır?

  1. Belirli bir çalışma rutini oluşturun. Her gün değişen ve sürekli pazarlığa açık bir çalışma düzeni yerine mümkün olduğunca öngörülebilir bir rutin oluşturun.
  2. Küçük yaşlarda süreyi değil sürekliliği önemseyin. İlkokul öğrencisinin uzun saatler çalışması hedef değildir. Çalışmanın ve sorumluluklarını tamamlamanın günlük yaşamın doğal bir parçası hâline gelmesi önemlidir.
  3. Çocuğun yerine plan yapmayın; plan yapmayı öğretin. “Önce ne yapacaksın?”, “Bugün tamamlaman gerekenler neler?”, “Hangisinden başlaman daha doğru olur?” gibi sorular çocuğun kendi öğrenmesini yönetmesine yardımcı olur.
  4. Tekrar okumak yerine hatırlamayı öğretin. Kitabı kapatıp konuyu kendi cümleleriyle anlatmak, öğrenilen bir kavramı açıklamak, soru çözmek ve önceki konulara belirli aralıklarla geri dönmek daha etkili öğrenme yöntemleridir.
  5. Hataları çalışma sürecinin parçası hâline getirin. Yanlış yapılan bir soru ya da hatalı tamamlanan bir çalışma yalnızca başarısızlık değildir; çocuğun neyi henüz tam öğrenmediğini gösteren bir geri bildirimdir. “Kaç yanlışın var?” yerine “Burada neden hata yaptığını anlayabildin mi?” sorusu çok daha öğreticidir.
  6. Çocuğun sorumluluğunu yavaş yavaş ona bırakın. Çantasını sürekli ebeveyni hazırlayan, görevlerini ebeveyni takip eden, çalışma zamanını ebeveyni hatırlatan bir çocuğun bir gün kendiliğinden güçlü bir öz düzenleme becerisi geliştirmesini beklemek gerçekçi değildir. Yaşı ilerledikçe ebeveyn desteği azalmalı, sorumluluk giderek çocuğa geçmelidir.

Çocuğumuza “Çalış” demeden önce…

Çocuklara yıllarca “Dersine çalış” diyoruz.

Fakat çoğu zaman onlara ders çalışmanın nasıl yapılacağını öğretmiyoruz.

Sonra ortaokulda ya da lisede akademik talepler arttığında “Bu çocuk çok zeki ama çalışmıyor!” diyoruz.

Belki de soruyu değiştirmemiz gerekiyor.

Çalışmıyor mu?

Yoksa çalışmayı hiç öğrenmedi mi?

Okul hayatının bir noktasından sonra başarıyı yalnızca kimin daha hızlı anladığı belirlemez.

Bu nedenle çocuklarımızın akademik gelişimine bakarken yalnızca “Ne kadar başarılı?” diye sormayalım.

Bir soru daha soralım:

“Çocuğum nasıl öğreneceğini biliyor mu?”

Dr. Burcu Ağca Karakaya

Posted in Haberler