Bir çocuğun inadını kırarken neyi kaybediyoruz?

“Çok inatçı bir çocuk!”

Bu cümleyi genellikle bir övgü olarak söylemeyiz. Çocuğumuz fikrinden vazgeçmediğinde, “hayır” cevabını kabul etmediğinde, kendi istediğini yapmakta ısrar ettiğinde ya da bizim söylediğimizi sorguladığında onu kolayca “inatçı” olarak tanımlarız.

Ardından da çoğu zaman aynı şeyi yapmaya çalışırız: İnadını kırmak.

Peki çocuklukta ortadan kaldırmaya çalıştığımız bu özelliğin içinde, yetişkinlikte hayranlık duyduğumuz bazı özelliklerin ilk izleri varsa?

Çünkü bugün “inatçılık” diye rahatsız olduğumuz davranışların bazılarını, yetişkinlerde gördüğümüzde çok farklı kelimelerle tanımlıyoruz: Azim, kararlılık, mücadele gücü, psikolojik dayanıklılık (resilience) , hedefe bağlılık…

Belki de mesele çocuğun inadını kırmak değil, o inadın içindeki gücü doğru yönlendirmektir.

İnatçılık dediğimiz şey aslında ne?

Aslında “inatçı çocuk” derken hep aynı davranıştan söz etmiyoruz.

Bir çocuk istediği oyuncağı almak için yarım saat ağlayabilir. Başka bir çocuk yapamadığı bir yapbozu defalarca deneyebilir. Bir diğeri herkes aksini söylese bile kendi fikrini savunmaya devam edebilir. Başka bir çocuk ise yalnızca kendisine “hayır” denildiği için karşı çıkabilir.

Biz bütün bunları aynı kelimeyle tanımlıyoruz: İnatçılık.

Oysa bunlar psikolojik açıdan aynı şey değil.

Çocuk bir güçlük karşısında tekrar tekrar deniyorsa burada azim ve sebat vardır. Başarısızlıktan sonra toparlanıp yeniden başlayabiliyorsa psikolojik dayanıklılıktan söz edebiliriz. Kendi düşüncesini ifade etmek, kararlarında söz sahibi olmak istiyorsa bunun içinde özerklik ihtiyacı vardır.

Ama koşullar değişmesine, uyguladığı yöntemin işe yaramadığı açıkça görmesine rağmen yalnızca geri adım atmamak için aynı şeyi sürdürüyorsa bu artık dayanıklılık değil, katı bir ısrardır.

Aradaki fark çok önemli.

Psikolojide resilience olarak adlandırılan psikolojik dayanıklılık, “ne olursa olsun vazgeçmemek” anlamına gelmez. Zorluk ve başarısızlık karşısında toparlanabilmek, yeni koşullara uyum sağlayabilmek ve yeniden devam edebilmektir. Masten’ın (2001) çocuk gelişimi üzerine yaptığı çalışmalar da psikolojik dayanıklılığın olağanüstü insanlara özgü bir nitelikten çok, uygun koşullarda geliştirilebilen bir uyum kapasitesi olduğunu göstermektedir.

Dolayısıyla çocuklukta “inat” olarak gördüğümüz bazı davranışların içinde, doğru yönlendirildiğinde azme ve psikolojik dayanıklılığa dönüşebilecek önemli bir çekirdek vardır.

“İnat etme” derken neyi öğretiyoruz?

Elbette yetişkin olarak uyumlu çocuklarla hayatımız daha kolaydır.

“Giyin.” dediğimizde giyinsin.

“Dersini yap.” dediğimizde yapsın.

“Hayır.” dediğimizde konu kapansın.

Fakat eğitimin amacı yalnızca bugünün evini veya sınıfını kolay yönetmek değildir. Biz aynı zamanda yarının yetişkinini yetiştiriyoruz.

Bugün her “hayır” karşısında geri çekilmeyi öğrenen bir çocuk, yarın gerçekten istediği bir şey için ne kadar mücadele eder?

Bir başvurusuna ret aldığında?

Bir projesi başarısız olduğunda?

Bir fikrine “olmaz” denildiğinde?

Herkes farklı düşünürken doğru olduğuna inandığı şeyi savunması gerektiğinde?

Leonard, Lee ve Schulz’un 18 aylık bebeklerle gerçekleştirdiği ve Science dergisinde yayımlanan araştırma bu açıdan oldukça dikkat çekicidir. Bir yetişkinin bir işi başarmadan önce çaba gösterdiğini izleyen bebekler, daha sonra kendilerine verilen zor bir görevde daha fazla denemede bulunmuştur (Leonard, Lee & Schulz, 2017).

Yani çocuklar yalnızca bizim başarılarımızı izlemiyor. Bir şey olmadığında ne yaptığımızı da öğreniyorlar.

“Olmadı, bırak.” mı diyoruz?

Yoksa “Olmadı, başka bir yol deneyelim.” mi?

Liderler her “hayır”ı son söz olarak kabul etmezler!

Tarih boyunca etkili liderlere baktığımızda, önlerine çıkan ilk engelde geri dönmediklerini görürüz.

Mustafa Kemal Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı sürecinde karşılaştığı siyasi ve askerî engeller, hedefini terk etmesine neden olmadı. Büyük İskender’in askerî seferlerinde ya da Attila’nın liderliğinde de çok farklı tarihsel koşullar altında güçlü kararlılık örnekleri görülebilir.

Elbette yüzyıllar önce yaşamış kişileri bugünün psikoloji kavramlarıyla değerlendirip “resilience düzeyi yüksekti” demek bilimsel olmaz. Ancak liderlik davranışı açısından ortak bir nokta dikkat çekicidir:

Engel, onlar için otomatik olarak son anlamına gelmez.

Fakat iyi lider ile inatçı insan arasında fark vardır!

İnatçı insan şöyle düşünür:“Bu yoldan gideceğim.”

İyi lider ise: “Bu yol olmadı. Hedefime ulaşabileceğim başka hangi yol var?”

Biri yönteme, diğeri hedefe bağlıdır.

Dolayısıyla gerçek dayanıklılık duvara sürekli kafa atmak değildir. Duvarın orada olduğunu kabul edip kapıyı aramaya devam etmektir.

Peki çocuğumuzun inadını doğru şekilde yönlendirmek için ne yapacağız?

Öncelikle, 

“Sen çok inatçısın.” demek yerine:

“Bu konuda fikrini değiştirmek istemediğini görüyorum.” 

diyebiliriz.

İkinci olarak çocuğun iradesini kırmaya çalışmak yerine, sınırlar içinde seçim yapmasına fırsat verebiliriz.

“Şimdi ödevini yap.”

yerine:

“Ödevine 17.00’de mi, 17.30’da mı başlamak istersin?”

demek çocuğun karar verme alanını korur.

Özerkliği destekleyen eğitim ortamlarının öğrencilerin motivasyonuyla güçlü biçimde ilişkili olduğunu gösteren geniş ölçekli çalışmalar bulunmaktadır (Bureau ve ark., 2022).

En önemlisi ise çocuklara yalnızca tekrar denemeyi değil, farklı denemeyi öğretmektir.

“Olmadı, bir daha dene.” değerli bir mesajdır.

Ama daha değerlisi şudur: 

“Olmadı. Bu kez neyi farklı yapabilirsin?”

Çünkü geleceğin liderlerinden beklediğimiz şey körü körüne ısrar etmek değil,

“Esnek bir kararlılığa sahip olmaktır.”.

İnadını kırmayın, yön vermeyi öğretin!

Çocuklarda bizi zorlayan özellikleri hemen olumsuz olarak etiketliyoruz.

Çok soru soran çocuğu susturuyoruz.

Kuralları sorgulayan çocuğu problemli buluyoruz.

Kolay vazgeçmeyen çocuğa inatçı diyoruz.

Fakat yıllar sonra aynı bireyin soru sormasına eleştirel düşünmesine, sorgulamasına bağımsız düşünmesine, vazgeçmemesine azim; güçlüklerden sonra yeniden ayağa kalkmasına psikolojik dayanıklılık diyoruz.

Bir dahaki sefere “Ne kadar inatçısın!” demeden önce kendimize şu soruyu sormalıyız:

Karşımızda gerçekten kırılması gereken kötü bir huy mu var; yoksa doğru yönlendirilmesi gereken güçlü bir irade mi?

Dr. Burcu Ağca Karakaya

Posted in Haberler